Makale Adı : SUNUŞ-2009'DAN 2010' A GEÇİŞTE TÜRKİYE ADINA BEKLENTİLER.

Resim

  
e-posta;sadisubasidenizeczaneoptik.com                                   

SUNUŞ 2009’DAN 2010’ A GEÇİŞTE TÜRKİYE ADINA BEKLENTİLER.

  Her yeni zaman dilimi, yeni umutlar ve yeni beklentiler demektir. 2009 yılının Türkiye açısından çok olumlu geçtiğini söyleyemiyoruz. Belki de bu nedenle yeni yıla, yeni yıla çok daha fazla umutla bakmak istiyoruz. En azından ben kendi adıma 2010’a bu gözle bakıyorum.

   2010 penceresinden bakınca, 2009 da Türkiye’de yaşanan ve en hoşgörülü insanın dahi içini karartan olayları yaşamak istemiyoruz.      

  Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki, bu coğrafyada yönetimsel zaafın yeri olamaz. İleriyi görmeden atılacak her adım, kargaşa demektir.

   Bu coğrafyada mevcut yeraltı kaynakları tüm sömürgeci güçlerin iştahını kabartmaktadır. Ve bu güçler çıkarları için her türlü kirli oyunu sahneye koymaktan çekinmemekte, çocuk ve kadın demeden onbinlerce masum insanın katledilmesinden zerre kadar üzüntü duymamaktadırlar.

   Filistin’de, Irak’ta ve Güneydoğu Bölgemizde yaşananlar, İran üzerinde kurgulanmaya çalışılan senaryolar, bu kirli tezgâhın ve ulusal sömürgeci güçlerin sınır tanımaz ihtiraslarının en somut örnekleridir.

   Bölgenin tartışmasız en büyük gücü ve Devleti olan Türkiye’nin bugünkü yapısı ve güçlü ordusu, bölgemizde planlanan oyunların istenildiği gibi kurgulanmasına olanak vermemektedir.

   Özellikle de Türkiye’nin üniter yapısı ve Türk Ordusunun 1990’lı yıllardan sonra daha ulusalcı bir tavır takınması, Türk Ordusunu ve onun komutanlarını bölgede hesabı olan sömürgeci güçlerin hedefi haline getirmiştir.

   2009 yılında yaşananlar, ülkesini seven her Türk’ün içini karartmış ve ciddi boyutta endişelenmesine neden olmuştur. Bu karamsarlık ve endişe göz ardı edilemez.

   Artık hedefte, Türkiye’nin üniter yapısı ve onun parçalanması vardır.

   Artık hedefte, Türk Ordusu’nun ve komuta kademesinin yıpratılması ve Türk Halkı’nın, güvendiği kurumlar sıralamasında bir numaraya oturttuğu Türk Ordusu’nun bu saygınlığının sarsılması vardır.

      İşin daha da acısı bu hain plan, “Daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük” gibi, masum bir ambalajda sunuluyor.

   Bu planın sunuculuğu ve taşeronluğu ise, içimizde ki bazı eski solcular, eski ülkücüler, ikinci cumhuriyetçiler, artık dış bağlantıları tartışılmayacak kadar belirginleşen tarikat liderleri ve medyada ki uzantıları tarafından yapılıyor.

   Bunlara birde, bu senaryolarda ki hain planları göremeyecek kadar hayal âleminde yüzen, “Aymaz aydınları” da katarsak, ülkemizi bekleyen tehlikenin büyüklüğü çok daha iyi anlaşılır.

   Bu kirli oyunların uygulanabilmesi için gerekli olan nedir? Şöyle son bir yılda yaşadığımız ve neredeyse kanıksadığımız olayları hatırlarsanız, bunun cevabını da bulursunuz.

    Bakınız, 2009 da bu ülkede neler yaşandı;

  

    Laik ve Çağdaş bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri ve kurumları yerle bir oldu, tartışmalı hale getirildi.

    Yargı bağımsızlığı ve güvenliği bitirildi. En yüce yargının yargıç ve savcıları dahi dinleme ağına alındı.

    Üniversiteler yeni bir düzene zemin hazırlayacak kadroların kontrolüne geçti.

    Devletin güvenliği için kurulmuş “ MİT ”, baskın aramalar ve tutuklamalarla tartışılır hale getirildi.

    Ülkemizin içinde bulunduğu barut fıçısından farksız coğrafyada ki en büyük güvencemiz olan Türk Silahlı Kuvvetleri, adeta bir suç örgütü gibi gösterilmeye başladı.

   Yapılan baskın aramalarla, Devlet’in en gizli sırlarının güvenirliliği dahi tartışmalı hale getirildi.

    Ne kadar olmadığı söylense de, kurumlar arası güven sorunları, hatta sürtüşmeler yaşanır hale geldi.

    Alt yapısı ve içeriği belirlenmeden gündeme gelen etnik gruplara geniş demokratik haklar verecek “Açılım paketleri”, terör örgütü başının talimatları ile ”kalkışma” eylemlerine dönüştürüldü. Asıl amaçlarının, “özerk anayasa ve özerk ordu” olduğu açıkça söylenmeye başladı.

   Demokrasilerde hiçbir kurumun suç işleme hakkının olmaması kuralı ne kadar doğruysa, bu kuralı uygulama adına ülkenin tüm temel direklerinin varsayım ve asılsız ihbarlara dayandırılan baskın soruşturmalarla yıpratılması da, bir o kadar yanlıştır.

   Bakınız, ekonomi adına da neler yaşandı.

  Borç batağında ki bir tüccarın tek kurtuluş şansı, eğer varsa elindeki gayrimenkul tapularıdır. Ülkemiz bugün Cumhuriyet tarihinin en büyük dış ve iç borç yükü altına girmiş durumdadır. Ve bu dönemde, çoğu bir kısım çevrelerin töhmet altında bırakmaya çalıştığı Atatürk Dönemin de yaratılmış birer sanayi abidesi olan sanayi kuruluşları olmak üzere, stratejik önemi olanlarda dâhil, tüm tesisler özelleştirme adı altında satıldı.

   Birçoğu değerinin altında satılmış olsa dahi, sonuçta bütçeye büyük bir girdi sağlandı. Bu kadar girdinin karşılığında, dış borcumuz da azalma oldu mu? Tam tersine giderek büyüdü.

   Peki, bu girdilerle çalışanlarımızın gelir düzeyine destek sağlandı mı? Hayır.

   İşsizliğe çözüm olacak yeni sanayi kuruluşları yapıldı mı? Hayır.

   Eğitim düzeyini yükseltecek büyük yatırımlar yapıldı mı? Hayır.

   Peki, bu kadar özelleştirme parası nereye gitti? Türk Halkı’nın bunu bilme hakkı yok mu?

   Buna karşı, milyonlarca çalışan işini kaybederek işsizler ordusuna katılmadı mı?

   Türkiye’de ki işsizlik oranı tarihinin en üst seviyesine çıkmadı mı?

   İşini kaybedenlere karşı, ülkeyi yönetenlerin tavrı ne oldu?

   Özelleştirilerek işsiz bırakılan veya çok daha az ücretlerle başka kurumlarda çalışmaya mecbur kılınan tekel işçilerinin çığlığına, bu ülkenin iş ve çalışma yaşamından sorumlu bakanı, “Sizin beğenmediğiniz ücrete çalışacak sokakta milyonlarca insan var” diyebilme sorumsuzluğunu gösterebildi. Diğer bir deyimle tehdit etti.

   Yıllardır Devlet’in dahi olmadığı en ücra köşelere sağlık hizmeti götüren, halkımızın başı sıkıştığı hemen her sağlık sorununda başvurduğu, parası olmadığında da ilacını alabildiği tek yer eczanelerdir.

   Eczacılar bugüne kadar tüm dünyada tanınan, “meslek hakkını” dahi alamadan bu hizmeti vermişlerdir. Bu özverili hizmetlerinin karşılığında da, bugün yok edilme olgusu ile karşı karşıya bırakılmışlardır.

  Toplumun tüm kesimini sağlık güvencesine kavuşturma başarısını gösteren iktidar, bir yerde de Devleti ilacın tek alıcısı haline getirmiş, yani ilaç alımında “TEKEL” haline gelmiştir.

   Yukarıda sözünü ettiğim milli kaynaklarımızı paraya çevirmesine rağmen, ülkemizi borç batağına sokan iktidarın sosyal güvenlikten sorumlu bakanı, alt yapıyı ve finans sorununu hazırlamadan genişletilen sosyal güvencenin doğurduğu büyük açıkları kapatmak uğruna, eczacıya yaşama şansı bırakmayacak dayatmalar yapmıştır. Bu oldubittiye direnen eczacıların ilaç sözleşmelerini de tek taraflı iptal etmiştir.

   Ve bakınız, ilgili bakan eczacıyı nasıl ve neyle tehdit etmektedir. İlgili bakan, “ Bu eczacıları anlamıyorum, ilacın tek alıcısı artık devlettir. Bize satmazlarsa ilacı kime satacaklar?” sorusunu sorarak, tekel işçilerine yapılan tehdidin bir yenisini eczacılara yapmaktadır.

  Çok daha ürkütücü olan, bu ülkenin Başbakan’ı Devletin tek alıcı yani tekel olduğunu görmezden gelerek ve mevcut yasaları da çiğneyerek (Nasıl olsa bir gece de değiştiririz düşüncesiyle olsa gerek), ilaç tekelleri yaratmayacağız

(Ne demekse?) diyerek, ilacı market zincirlerinde sattırırız tehdidini savurmaktadır.

  Böylece bazı kesimlerin yıllardır gizlice tezgâhladığı ve dünya ilaç tekellerinin gizlice destek verdiği ilaç israfını hızlandıracak, “ Zincir eczaneler” hazırlığını da itiraf etmiş oluyordu.

  SÖYLER MİSİNİZ? DEVLETİN İŞÇİSİNİ, MESLEK SAHİPLERİNİ HATTA HALKINI TEHDİT ETMESİ HANGİ DEMOKRATİK ÜLKE DE GÖRÜLEBİLİR?

  Devlet tehdit eder mi? Bu nasıl anlayıştır?

   Bu örneklerin benzerlerini de sizler söyleyebilirsiniz.       

  Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğin de, Ülkemizde bir şeylerin iyi gitmediğini görmemek için, sanıyorum “Görmeyen gözlere, duymayan kulaklara, düşünme ve algılama yetisini kaybetmiş bir beyine” sahip olmak gerekir.

   İşte 2009 da bolca yaşadığımız bu olumsuzlukları, 2010 da yaşamamayı umuyor ve istiyorum.

   Bu da, bu ülkede yaşamak isteyen ve bu ülkeyi her şey rağmen seven benim ve benim gibi düşündüğüne inandığım halkımızın hakkı değil mi?

   Her şeye layık halkımızın beklentilerini gerçekleştirecek bir yeni yıl dileğiyle.. 03 Ocak 2010

   Ecz. SADİ SUBAŞI
 


Deniz Web 2010